7 Eylül 2020 Pazartesi

Kur’an’a Dilbilimsel Yaklaşımlar – Salih Akdemir

Merhaba, bugün Salih Akdemir’in Kur’an’a Dilbilimsel Yaklaşımlar isimli eseri üzerine konuşacağız.

Devam eden satırlarda yazardan ve kitabın içeriğinden ana hatlarıyla bahsettikten sonra savunulan görüşleri tartışacağız lakin tüm bunları yapmadan evvel kitabın “olayı”nı anlatmam gerektiğini fark ettim. Zira birkaç sayfa yazdım ama okuyucunun halen neyden bahsedildiğini anlamadığını fark ettim :)

Yazar “Kur’an’a Dilbilimsel Yaklaşımlar” kitabında bulunduğumuz asırda Kur’an’ın nazil olduğu ortamdaki anlamıyla anlaşılmadığını, yani bugün Kur’an’dan anladıklarımızın ilk muhatapların anladıklarından tahrife varan ölçüde farklılaştığını savunmakta ve bunu da kelimelerin kök anlamlarının günümüzde kaybedilmesine, elimizdeki mevcut sözlüklerin bu kök anlamları yansıtmaktan uzak olmasına bağlamaktadır. Köklerin asıl anlamlarına ulaşılmasında çözüm önerisiyse köklerin Arapçanın da mensubu bulunduğu Sami dil ailesini oluşturan diller içerisinde izinin sürülmesidir.

Bu görüşlerin tartışması yazının devamında yapılacaktır.

Kitabında kendisi hakkında verilen bilgelere göre merhum Prof. Dr. Salih Akdemir 1950 yılında doğmuş ve 2014 yılınca vefat etmiş. Ankara İlahiyat mezunu olan Akdemir, ilk doktorasını Fransa’da hukuk alanında Roma ve İslam hukukunu mukayese ederek yapmıştır. İkinci doktorasınıysa Ankara Üniversitesinde tefsir alanında yapmıştır.

Arapça, İbranice, Süryanice, Aramice, Akadça, Latince, Klasik Yunanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, İngilizce, Almanca, Boşnakça bilen (toplam 14 dil) Salih Akdemir, 30 kadar dille ilgilenmiştir.

Sami dilleriyle olan ilişkisiyse 90’lı yıllara kadar uzanıyormuş. Bahsini edeceğimiz kitap da bu merakın ürünüdür.

Ayrıca kendisi Ankara Üniversitesi bünyesinde lisans ve lisansüstü derslerde Sami dillerinin yanında Yunanca ve Latince de okutmuştur.

Aynı çalışmanın bir ürünü olarak üniversite bünyesinde Sami Dilleri Araştırma Merkezinin kurulması için adımlar atmıştır.

Ömrünün son 5 yılını Kur’an’daki kelime köklerinin aslî karşılıklarını karşılaştırmalı Sami dilleri metoduyla bulmaya adayan Akdemir’in “Kur’an Sözlüğü” projesi de maalesef yarım kalmıştır. [1]

Hakkındaki verdiğim bilgilere herhangi bir yerden ulaşılabileceği için burada kesmeyi uygun görüyorum.

Akdemir’in bahsini edeceğimiz kitabı “Kur’an’a Dilbilimsel Yaklaşımlar” kendisinin ölümünün ardından, 2017 yılında basılabilmiştir. Öğrencilerinin aktardığı bilgilere göre multidisipliner ve dağınık çalışan Akdemir’in ömrü çalışmalarını tamamlamaya vefa etmemiştir. [2]

“Kur’an’a Dilbilimsel Yaklaşımlar” isimli kitap öğrencilerinin Akdemir’in notlarından derlemesiyle vücut bulabilmiştir. Kitabın giriş bölümünde de bahsedildiği üzere kitabın sonlarına doğru tekrarlar yoğunlaşmakta, yarım bırakılmış yerler göze çarpmaktadır.

Ama bu haliyle dahi kendisinden istifade edilebilecek bir kitap olduğu kanaatindeyim.

Kitabının Giriş bölümünde çevirinin, çeviri olması hasebiyle taşıdığı sorunlara modern gelişmeler ışığında değinen Akdemir, Kur’an çevirileri için bir yöntem önerisinde de bulunmaktadır. Esasen bahsini ettiğimiz kitap da bu yöntem önerisinin tamamlanmamış bir ürünüdür. Hatta bir öğrencisinden öğrendiğimize göre geliştirdiği yönteme dair bir usul kitabı yazma projesi de olan Akdemir’in maalesef bu eseri yazmaya da ömrü yetmemiştir. [3]

Birinci bölümde Kur’an’ın diğer ilahî kitaplar üzerindeki müheyminlik ve musaddıklık işlevinin neleri kapsadığı konusunda kendi zaviyesinden görüşler serdeden Akdemir, devam eden sayfalarda görüşlerini Yunus kıssası ve “semi’na ve ‘aseyna” örnekleriyle örneklemektedir.

Birinci bölümün son başlığında “Kur’an’ın çevrilebilirliği sorunu” ayrıca ele alınmakta ve kanaatimce kitabın bütünlüğü bozulmaktadır. Bu kısım giriş bölümüne yahut giriş bölümünün devamına yedirilebilirdi.

“Art Süremli Semantik Araştırmaların Önemi” başlıklı ikinci bölümde, giriş bölümünde verilen bilgilerin genişletildiği görülmektedir.

Devam eden sayfalarda Kur’an çevirilerinde yöntem sorununa değinen Emin el-Hûli ve Dücane Cündioğlu’nun görüşlerine yer verilip değerlendirmelerde bulunulmaktadır.

Sami dilleri ve araştırmaları hakkında, görüşlerini ve görüşlerin pratiğe dökülmüş halini gene ikinci bölümde izlemekteyiz.

Eser birtakım kelimelerin Eski ve Yeni Ahitlerde, Kur'an'da ve Sami dillerinde izini sürerek mini bir sözlük oluşturup bitmektedir.

 

Yazar yukarıda kısaca özetlediğim çalışmasını şu görüşler üzerine kurmaktadır:

Mevcut şartlarda Kur’an’ı peygamber ve ashabının anladığı gibi anlama imkânımız bulunmamaktadır. Bunun sebebiyse eldeki sözlüklerin yetersiz oluşudur. Örneğin 13. yüzyılın sonlarında yazılmış oldukça hacimli bir sözlük olan Lisanül Arab, sözcüklere adeta anlam boca etmektedir. Hicri 7. yüzyılda yaşamış birisinden aktarılan anlamla hicri 3. yüzyılda yaşamış birisinden aktarılan anlam beraber zikredilip birleştirilmektedir.

Yazara göre diğer sözlüklerde de durum farklı değildir. Zira kronolojik bir sözlüğümüz maalesef bulunmamaktadır. Ayrıca yazara göre kronolojik sözlük de işi çözmeyecektir. Zira kelimelerin zaman içerisinde kazandığı yahut yitirdiği anlamlar önemli olduğu kadar; anlam değişikliğine sebep olan etkenlerin de tespit edilmesi gerekmektedir.

Yazar burada Emin el-Hûli’nin görüşlerine birkaç nokta dışında aynen katıldığını ifade etmektedir. Hûli’nin görüşlerinin özeti şu şekildedir: “Yapılması gereken ilk ve en önemli iş Kur’an’ın edebî tefsirini yapmak olmalıdır. Diğer tüm tefsirler ancak bundan sonra yapılabilir. Zira Kur’an’dan anladıklarımızda fevkalade yanlışlar mevcuttur. Kelimelerin kök anlamları bugün yitirilmiş durumdadır ve bunun çözümü de her araştırmacının bireysel çabasına kalmıştır.”

Akdemir, Hûli’nin görüşlerini değerlendirirken Hûli’nin gözden kaçırdığı birkaç noktaya dikkat çekmektedir. Yazara göre Hûli’nin çözüm olarak sunduğu şey esasen bir çözüm değildir. Zira geçmiş ve çağdaş alimlerimizin kelimelerin ardına düştüğüne yazdıkları eserler şahittir ama sonuç ortadır. Sunulan çözüm geçmişten kalmış birkaç eserin tekrar tekrar okunmasından öteye gitmemektedir. Hatta Akdemir, cahiliye şiirlerinin de Emeviler döneminde derlendiğine dikkat çekerek(sf. 168) aslında cahiliye şiirlerinin de bizi bir sonuca götürmekten uzak olduğunu ifade etmektedir.

Akdemir'in çözümüyse şudur;

Evet elimizde Arapça yazma yoktur. Arapçanın en eski yazılı eseri Kur’an’ı Kerim ve birkaç taşa yazılmış birkaç satırdır. Ama Arapçayla aynı dil ailesine mensup Akadçada durum böyle değildir. Akadça yazmalar m.ö. 2600’lü yıllara kadar gitmektedir. Hatta (gene yazara göre) Eski ve Yeni Ahit de kendisinden faydalanmak için müsaittir.

Aslında hocamıza göre cennete girmek için Müslüman olmaya gerek yoktur. Anladığım kadarıyla hocamız Eski yahut Yeni Ahit’e iman edenleri de cennetlik olarak görmektedir. Bu uzun bir tartışma lakin hocamızın görüşlerini temellendirebilmesi için Müslüman olmayanların da cennete girebileceğini kabul etmesi gerektiği açıktır. Zira kendisi Eski ve Yeni Ahit’i Kur’an kelimelerinin anlamlarını belirlemede “otorite” olarak kabul etmektedir. Bu konu ilerleyen satırlarda tartışılacaktır.

Hatta hocamız devam eden sayfalarda adeta hızını alamamış ve Kur’an’ın da tahrif edildiğini söylemiştir. Kendisi Bakara 93’teki “semi’na ve ‘asayna” ifadesindeki ‘asayna sözcüğündeki sad harfinin sin ile yazılması gerektiğini savunmaktadır. Zira ‘asayna “isyan ettik” anlamına gelirken sad yerine sin koyduğumuzda “yaptık, yerine getirdik” anlamına gelmektedir. Bu anlamsa hem bağlama hem de kıssanın Eski Ahit’te anlatılan formuna uygun olmaktadır. Zira Eski Ahit’te aktarılana göre Musa’nın kavmi “işittik ve yerine getirdik” demiştir. Yazar, Kur’an’ın Eski Ahit’ten aktarım yapmak istediğini söyleyerek Eski Ahit’teki kıssayı anlatıldığı haliyle tasdik etmek istediğini ima da etmektedir.

Lakin hocamızın burada gözden kaçırdığını düşündüğüm nokta şudur ki;

Yahudiler kelimelerin anlamlarını, yerlerini değiştirmekte ve kitabı elleriyle yazmakta pek mahirdirler. Hocamız niçin sad-sin değişiminin Kur’an’da olduğunu söylemektedir de bu tahrifin Eski Ahit alimleri tarafından Eski Ahit’e yapıldığını aklına getirmemektedir? Eski Ahit korunmuştur da Kur’an korunmamış mıdır? Üstelik hocamız sf. 188’de Kutsal Kitab’ı değiştiren yazıcılardan da bahsetmiştir. Kitab’ının bir bölümünüyse Eski Ahit’ten çıkarılan kısas cezasına ayırmıştır. Yani Eski Ahit’in tahrif edildiğini kabul etmiştir ama nasıl bir mantıkla tahrif edilmiş bir kitapta anlatılan haliyle çelişmesin diye “Kur’an’ın yazıcıları kelimenin sin haline alışık değilmiş demek ki” şeklinde bir mantık yürütülebilmiştir? Anlamak gerçekten güç.

Kur’an mı Tevrat’ın hamisidir, yoksa tahrif edildiği hocamız tarafından da kabul edilen Eski Ahit mi Kur’an’ın hamisidir?

Ayrıca Kur’an’da anlatılan pasajın bütünüyle Eski Ahit’teki anlatıma matuf olduğu sanısına niçin kapılınmıştır? Allah teala mezkur ayette Eski Ahit’te bulunmayan bir noktaya dikkat çekiyor olamaz mı? Ahalinin hepsi mi “gerçekleştirdik” dedi? İçlerinde birileri “isyan ettik” de demiş olabilir mi? Özetle, Kur’an Eski Ahit’teki olayı bütünüyle aynı bakışla anlatmak zorunda mıdır?

Hocamız Bakara 93’e dair çıkarımlarını yanlışlayan Nisa 46. ayetle ilgiliyse hayli ilginç çıkarımlarda bulunmaktadır.

Önce Bakara 93 ve Nisa 46’yı anımsayalım:

Bakara 93: Hani sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve): "Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın(bikuvvetin – kuvvetle) ve dinleyin" (demiştik). Demişlerdi ki: "Dinledik ve baş kaldırdık.(‘asayna)" İnkarları yüzünden buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: "İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?"

 

Nisa 46 çevirisi zor bir ayet. O yüzden bir çok parantezle beraber vereceğim.

Nisa 46: Kimi yahudiler, kelimeleri 'konuldukları yerlerden' saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: "Dinledik ve karşı geldik(‘asaynaعَصَيْنَا) İşit, -işitmez olası- ve 'Raina' bizi güt, bize bak" derler. Eğer onlar: "İşittik ve itaat ettik(‘asayna - عَصَيْنَا değil de, et’ana أَطَعْنَا deselerdi), sen de işit ve 'bizi gözet (unzurna)' deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar.

Burada Süleymaniye Vakfı’nın yaklaşımını benimsiyorum. Bakara 93’teki emir verileni kuvvetle tutmak ve dinlemek. Yani Allah onlara verdiği (kitaba) sarılmalarını ve onu dinlemelerini, duymalarını istiyor. Ama burada sarılma emrini “kuvvet” kelimesiyle veriyor. Yahudilerin verdiği cevapsa Asayna. SV’nin aktardığına göre bu kelime çift anlamlı bir kelime. 2 zıt anlamı barındıran bir kelime. Bir anlamı “tutmak, sarılmak” iken diğer anlamı “isyan etmek”. Yani Yahudiler dillerini eğerek emri çarpıtıyor.

Gene Nisa 46. Ayette kullanılan “semi’na” kelimesini de dillerini eğip büküp, uzatarak, kısaltarak “dinlemez olası” anlamına gelecek şekilde telaffuz ediyorlar.

Aynı durum “raina” kelimesi için de geçerli. Allah da “böyle münafıklık yapıp ikircikli konuşacağınıza muhkem konuşup “et’ana” deseydiniz anlamı çarpıtmazdınız” diyor adeta.

 

Hocamız ise Nisa 46’da Allah’ın Yahudilere tavsiyesi “şöyle yapsaydınız daha iyi olurdu” şeklinde geldiği için “Daha iyi, iyinin ziyadesidir. Yani önceki kullanım da kötü değildir” gibi anladığını (sf. 73) ve ayeti “Araplar sizin kullandığınız kelimelere aşina değil, Sin’le Sad’ı birbirine karıştırıyorlar aranızda anlaşmazlık oluyor siz Arapların anlayacağı kelimelerle konuşun bu daha iyi olur” olarak anladığını söylemektedir. (sf. 67-68)

Peki hocamız benzer bir mantıkla “kat kat artırılmış ribayı yemeyin” (3.130) ayetinde “kat kat değil de tek kat artırılmış ribayı yesek olabilir” şeklinde bir açıklama yapmakta mıdır? Bildiğim kadarıyla böyle bir açıklaması ve kanaati yoktur hatta öğrencisinden öğrendiğimiz kadarıyla (3 defa atıf yaptım, başka da kaynak yok zaten. O makale işte. Tekrar tekrar aynı makaleye numara vermeyeyim di mi) hocamız faiz konusunda ziyadesiyle hassastır, maaşını bankaya yatar yatmaz çekmektedir çünkü kazancının faize bulaşmasına tahammülü yoktur. Hocamızın faiz konusundaki samimiyetinden şüphe etmemekteyim, Allah ecrini verecektir. Ama umarım kastım anlaşılmıştır.

Hocamız mezkur ifadelerinden sonra Abdülaziz Bayındır’ın konuya dair açıklamalarını dile getirmekte ve hocanın hata ettiğini söylemektedir. Hatasının gerekçesi olarak da Bayındır’ın İbranice metinde geçen ifadeyi sin’li olarak değil de sad’lı olarak okuduğunu sunmaktadır.

Bahsini ettiğim sayfa 74. sayfadır. Akdemir’in Bayındır’ı tenkitindeki argümanlarını tam olarak anlayamadığımı sanıyorum. O sebepten ilgili sayfanın fotoğrafını buraya aynen koyuyorum.


Bence burada hocamızın temel hatası tahrif edildiğini kendisinin de kabul ettiği Eski Ahit üzerinden Kur’an’ı anlamaya çalışmak, kelimelere takla attırmakta pek mahir olan Yahudilerin kelimelere yüklediği anlamları otorite kabul etmektir.

 

Hocamız kitabın ikinci bölümünde Emin el-Hûli ve Dücane Cündioğlu’nun görüşlerine nispeten daha geniş yer vererek kitabın ana gövdesini oluşturan sorunu biraz daha açmıştır. Esasen bu kısımlar ilk 20 sayfada anlatılanların tekrarı mahiyetindedir. Farklı olarak bu bölümde dilbilimdeki gelişmelere değinilmiştir.

Bu bölümde Sami diller hakkında gerektiği kadar bilgi verilmiş, ve Sami dillerin prototipinin Arapça olduğu, yani diğer Sami dillerin Arapça’dan türediğini iddia edilmiştir. Bu görüşün kendisine ait olmadığını İsrail’in kurulmasına kadar olan sürede genel kanının bu yönde olduğunu ama özellikle İsrail’in kurulmasından sonra bu görüşe karşı çıkanların Arap fiil sisteminin gelişmişliğini “geliştirme çabası” olarak gördüklerini söylemiştir. Arapçanın diğer Sami dillerinin atası olduğu iddiasını kendince birtakım verilerle delillendirmiştir lakin konuya dair bilgim bu görüşleri etraflıca tenkit edecek düzeyde olmadığından sadece kafama takılan sorunları aktarmakla yetineceğim.

Anlamadığım nokta şudur,

Eğer diller ilahi kaynaklı değilse, yani yaratıcı tarafından verili gelmediyse dillerin oluşumu en azından bir yere kadar basitten gelişmişe doğru gitmek zorunda değil midir? Elbette gelişmiş dilden kopan, atasına göre daha az gelişmiş diller de olabilir ama bunun Arapçaya da olmadığının delili nedir?

Velev ki Arapça diğer Sami dillerin atası olsun. Arapçanın diğer Sami dillere göre çok daha gelişmiş olduğu açıktır. Ama bu durumda Arapçanın da bir atası yahut ataları olması gerekmez mi?

Elbette İbranicenin az gelişmiş olması Arapçaya temel teşkil ettiği anlamına gelmez. Ama Arapçanın çok gelişmiş olması diğer dillere temel olduğu anlamına niçin gelsin?

Birazdan söyleyeceklerim derin araştırmalara gerektiriyor ama, dillerin zaman içinde geliştiği mi bozulduğu mu dilin o dönemki şartlarına göre belirlenmez mi? Eğer cevap “evet” ise bunun ölçütü, yolu nedir ve Sami diller içinde Arapçanın konumu neresidir?

 

Aslında hocamız Arapçanın Sami dillerin kökenini oluşturduğu iddiasını sayfalarca delillendirmektedir lakin konuya dair bilgim hayli az olduğundan delillerin ne manaya geldiğini dahi anlayamadım :)


Hocamızın tam olarak anlam veremediğim bir başka varsayımı da sf. 182’deki 5. maddedeki varsayımıdır. İfadeyi aynen aktarıyorum: “Mademki Arapça, diğer Sami dilleri içinde Proto-Semitiğe en yakın ve en eski dildir, o halde, bu dillerde var olan kök anlamları da içermek durumundadır.”

İlk okuyuşta akla yatkın gelen bu varsayım içerisinde birkaç problem barındırıyor gibi görünmektedir.

Bir dildeki kelimenin kendi kök anlamını barındırmakla beraber zaman içerisinde türev anlamlarının öne çıkması oldukça yaygın bir durumdur. Hatta Arapça için çok yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin q-r-e kökü aslında toplamak anlamına gelirken süreç içerisinde kazandığı anlamlar malumdur: okumak, regl dönemi vs. Salt metin okumasıyla kelimenin kök anlamını tespit etmek ne denli mümkündür?

Bir dildeki kelimenin kök anlamını tespit etmek bu denli zorken o dilden türeyen başka dillerdeki kelimelerin kök anlamlarını bulup, oradan ata dile dönmek ne kadar mantıklıdır? Hocanın çalışması şuna benzemektedir;

QRE kökü üzerinden gidelim. Hocamız Kur’an’da geçen QRE kökünün anlamını mevcut Arapça sözlüklerde doğru olarak tespit edemediğini söylemektedir. Çözüm olarak Arapçadan türemiş İbranice, Akadça gibi dillerde kelimenin izini sürmektedir. Evet İbranicede QRE kökü vardır ama sorun şudur ki, İbranice kökü Arapçadan alırken kökün Arapçadaki anlam kümesinden ne kadarını almış, aldıktan sonra aldığı kadarının üzerine ne kadar ve ne oranda eklemelerde bulunmuştur? Öyle ki bunu dahi tespit etmiş olalım, kelimeye Kur'an içerisinde kökün asıl anlamını (asıl derken, aslında bunun çok da asıl olmadığını, yan dildeki anlamı olduğu yukarıda izah ettiğimi hatırlıyorum) değil de türev anlamını vermememiz gerektiğini neye göre söylemektedir? Bugün hangi Arapça kelime Kur'an'da kök anlamıyla kullanılmaktadır? Herhangi bir Kur'an sözlüğü okuyan birisi ne demek istediğimi çok net anlayacaktır.

Hocamız sf. 188’de durumun farkında olduğunu şöyle ifade etmektedir: “Söz konusu anlam değişmeleri ilk göstergeden asla tam anlamıyla kopmuş değillerdir. Söz konusu olan, göstergenin, yeni durumlar karşısında yeni birtakım anlamlar kazanmasıdır.” Hocanın bu ifadesini teyit etmemiz mümkün müdür? Her kelime için bu geçerli midir? Ayrıca yalnızca anlam genişlemesi mi olmuştur? Anlam daralması olmamış, hatta anlam daralmasından sonra yeni kazanımlar olmamış mıdır?

Oysa daha birkaç sayfa önce Türkçe üzerinden örnek vererek kelimenin zaman içerisinde anlamının bütünüyle değiştiğine örnek vermemiş midir? Verilen örnek şudur: “sakınmak kelimesi geçmişte ‘kederlenmek, düşünmek, yaslanmak’ gibi anlamlara gelirken günümüzde korunmak anlamında kullanılmaktadır” (sf. 184)

Hocamız anlam değişimlerinin sebeplerine değindiği 186-187. sayfalarda anlam değişimine sebep olanlar arasında din adamlarını da göstermektedir. Ki bu çok ilginç ve üzerine derin derin düşünülmesi gereken bir tespittir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde bu gibi örnekleri sıkça vermektedir.


Ayrıca bir başka konu vardır ki, kitapta bunun çözümüne dair herhangi bir atıf görmedim. Hocamızın metodunun doğru olduğunu kabul etsek bile, gene hocamızın beyanına göre Eski Ahitte 500 farklı kelime kökü bulunmaktayken Kur’an’da 1700’e yakın kök bulunmaktadır. Yani Kur’an Eski Ahit’in 3 katı kadar kök barındırmaktadır. Üstelik Eski Ahit’te geçen bütün kökler Kur’an’da geçmemektedir. Yani bu durumda Kur’an’da Eski Ahitten 1300 kadar farklı kök daha bulunmaktadır. Hocamızın bu köklerin anlam tespitinde izleyeceği yol ne olacaktır?


SON SÖZ

Hocamızın çabalarının takdirle karşılanması gerektiği kanaatindeyim. İslam aleminin içerisinde bulunduğu bir sorunu görmüş ve bu sorunun üzerine cesaretle gidebilmiştir. Sorunun farkında olan ama kayda değer bir çözüm sunamayan alimlerimizle kıyaslandığında kendisinin en azından test edilebilir bir çözüm önerisinde bulunduğu açıktır. Belki ömrü yetseydi çalışmaları daha da derinleşir, olgunlaşırdı. Ama bu takdirimiz hocamızın hatalarını görmezden gelmemiz gerektiği anlamına gelmez. Zannımca hocamız apaçık hatalar yapmış, görüşünü desteklemek için Kur’an’ın hattının hatalı olduğunu iddia edebilmiştir.

Sin – Sad ayrımı konusunda Arapça sözlüklerde ilgili kelimenin zaman zaman sin’li versiyonuyla da verildiğini-yazıldığını, hatta bunun Kur’an’da da örneği olduğunu söylemesine rağmen (sırat kelimesinin de bazı lehçelerde sin harfiyle yazıldığı görülmektedir) iddiasına getirdiği deliller makul değildir. Hatta iddiası da makul değildir.

Çalışmanın bence en zayıf noktası, yukarıda da işaret ettiğim gibi, tespit edilen anlamların Kur’an üzerinde bağlayıcılığı konusudur. M.Ö. 2600 yılından kalma yazıtlardan yahut Eski – Yeni Ahit nüshalarından tespit edilen anlamlar bağlayıcı değildir çünkü;

1) Aslolan kelimenin Kur’an’ın nazil olduğu ortamda kullanılan anlamıdır. Kelimenin Kur’an’dan 2000 sene önceki anlamı Kur’an için ne kadar bağlayıcı olabilir? Bugün “sakınmak” dediğimizde hiçbir Türk evladı bu kelimeyi “düşünmek” olarak anlamamakta, “esirgemek, korumak” anlamını anlamaktadır, kelimeyi bu anlamda kullanmaktadır.

2) Aynı dil ailesinden olsa da misal Akadçada kelimenin kazandığı, kaybettiği, yeniden yorumlandığı anlamları bir başka dil olan Arapçaya taşımak çok makul görünmemektedir.

3) Aslında hocamız da bunun farkındadır. Sf. 327’de R-H-M kökü hakkında kurduğu “Daha da önemlisi, kök, bize göre, Eski Ahit’te ve İncillerde, az da olsa kendini hissettiren ‘acımak, merhamet etmek’ anlamını, tıpkı Akadçada olduğu gibi Kur’an’da hiçbir şekilde taşımamaktadır.” cümlesiyle bu durumu ifade etmektedir. Kelimeler anlam değişikliğine uğrar ve bir dildeki anlamı diğer dildeki anlamına tam anlamıyla bağlayıcı değildir.

Lâkin hocamızın gözden kaçırdığını düşündüğüm şey odur ki, “bağlam” denilen şey sihirli bir değnek değildir. Evet bağlam kelimenin anlamını belirlemede etkin rol oynar ama kelimenin anlamı da bağlamı belirlemede etkin rol oynar. Süreç çift taraflı işlemektedir.

Kelimelere, bağlamdan öznel yargılarla çıkardığımız sonuçlarla uyuşan Akadça anlamları vermek ne denli makul ve makbuldür?

Çünkü yukarıda tekrar tekrar anlattığım şey şudur ki; madem ki Akadça Arapçadan türeyen farklı bir dil, iki dilde kullanılan kelimenin ortak anlamları olsa bile; Arapça’da Kur’an’ın nazil olduğu dönemde o anlamda kullanıldığını nasıl tespit edebilirsin?

Ve gene hocamızın son derece hatalı bulduğum bir diğer yaklaşımı da Kur’an kelimelerine anlam verirken Eski ve Yeni Ahit’ten “bağlam belirleyici” olarak yararlanmaktan çekinmemesidir. Bağlam belirleyici kısmını özellikle vurguladım çünkü –elbette tartışmaya açık ve tartışılması gereken konu- ahit metinlerini sadece metin olarak değerlendirip orada geçen kelimenin anlamını tıpkı Akadça yazılmış tabletleri inceler gibi tespit etmeye çalışmak başka bir şeydir; o metinleri Kur’an kıssalarının anlatılışındaki hataları tespit edecek otorite olarak görüp Kur’an metnini onları referans alarak değiştirmek başka şeydir.

Tahrif edilmiş bir metinle tahrif edilmiş olduğu sonucuna ulaşılan Kur’an metnini çift yönlü incelemeye tabi tutup (sözde) sahih metne ulaşmanın aklen mümkün olmadığı kanaatindeyim. Burada yapılması gereken Kur’an’a bütünüyle iman etmektir.

Bundan sonra kendimi tekrara düşeceğim için yazıyı kitaptan birkaç alıntı bırakarak bitiriyorum:


“Çeviride Kur’an’ı bir kitap olarak değil sözlü bir metin olarak görmek, tarihi arkaplanı okumak gerek.” s. 33

“Allah, Kur’an’da Hristiyanları Pavlus’un mektuplarına değil, İncil’e çağırmıştır.” sf. 51

“Anlam değişmelerinin temelinde, özellikle kutsal dinî metinler söz konusu olduğunda, din adamlarının dinî metinleri kendi dünya görüşlerini doğrulayacak şekilde yorumlamaları yatmaktadır.” sf. 187

“Aynı durum Eski Ahit için de geçerlidir. Gerçekten de Soferim adı verilen Kutsal Kitap yazıcıları, Allah – insan ilişkisinde, Allah’a saygısızlık olacağı gerekçesiyle, Tevrat’taki bazı âyetleri değiştirmekten geri kalamamışlardır.” sf. 188

 

Muhammed Batuhan ŞAHİN

 

[1], [2], [3]: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/581195

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Kur’an’a Dilbilimsel Yaklaşımlar – Salih Akdemir

Merhaba, bugün Salih Akdemir’in Kur’an’a Dilbilimsel Yaklaşımlar isimli eseri üzerine konuşacağız. Devam eden satırlarda yazardan ve kitab...